4.08.2013

Tasarımcı

Hasan'ın dükkanına eşinizle yada kız arkadaşınızla gitmeyin sakın, çünkü eminim birden fazla tasarım işi eşya ile çıkmak isteyecektir küçük dükkandan. Elişi deri takılar yanında giysi de tasarlıyor Hakan. Okullu bir tasarımcı.
(www.hasankoca.net / Tünel)

IŞIK


Işığa söz geçer mi, geçer! Hüseyin gibi insanlar bunu yapıyorlar pekala. En azından ışıkla gözümüz arasına kendi sözlerini sıkıştırıyorlar. Küçük ama iş çıkaran bir dükkan olduğu belli bir ofiste, kendisiyle tanışmaya çalışın, selamını sohbetini esirgemeyen biri, bir tasarımcı.
(www.lightwork-design.com / Hüseyin Turgut)

İstanbullu No: 15

"Göz gördüğüne bakar. İnsan ömrüne bakar... Elimin tuttuğu, tenimin değdiği, dilimin tattığını bilirim... Kulağımın bir zaman duyduğu ve artık unuttuğu sözler var, allah bilir arkamdan gülerler artık :) Kaybetmek kötü ya korkuları da yendiğini farkettim. Beklediğimden korkmuyorum artık."

(Şişhane)

İstanbullu No: 14

"Bir kere boş verdin mi kolaylaşıyor hayat. Senden kaçan her şey duruyor olduğu yerde... Sen ona ne kadar uzak, o sana o kadar uzak. Okuyamadığın yazılar gibi orda ama sen anlamıyorsun gözünün önündekini artık. Parayı ne çok konuşuruz değil mi... Paranın kendisini konuştuğumuzu mu sanıyorsun? İnsanlar birbirlerini seçerken parayı alet ederler. İnsan insanı seçer, para elindeyken hepsi bu, benim anladığım. Çok seçtim, çok da seçilmedim ama... Hahahaaa!"(Galata)

İstanbullu No: 13

"Suya yazmak gibi, genç olduğum zamanın anısı olacak işte! Beğeniyorum, beğenilmeyi istiyorum. Hepsi bu. Ama bu da bir şey değil mi? Hem tuhaftır; güç veriyor kolumda olması, yanımda olması? Yarın ne düşünürüm bilmiyorum, acı olur, kazıtmak istersem herhalde... :)"

Emre / Grimm Tatoo / Tünel

1.04.2013

GÜN

Biz o gün...
Güldüğümüz o şey...
Ve bir fotoğrafın ısrarla unutmadığı gençliğimiz.

GÜN.


Kim şahitlik edebilir o güne
Havanın güzel oluşuna
Rüzgarın aklıma getirdiklerine.

1.02.2013

MOSKOVA 2

İstanbul beni affet, Moskova'yı çok sevdim! Bolşoy... Büyük sahnede "Kuğu Gölü"nü seyredemedim ama küçük sahnede Verdi'nin "Nabucco" operasını izledim... 
Gorki'nin evinde misafirdim... Birlikte dışarı çıkmak için onu beklerken, o müthiş Art Nouveau merdivenin uzantısında oturdum bir iki dakika...
Kraliyet... Zafiyet... Arka bahçe!
Moskova'yı "demir ağlarla" örmüşler... Onlar için günlük yaşamın vasat bir parçası... Övünme işi biz Türklere mahsus sanki, bunca yıl ülkeyi baştan başa öremediğimiz demir ağlarımızla :)
Rusya... Moskova... Maço çağrışımlar yapardı daha önce bende, ta ki bizzat görene kadar... Artık öyle düşünmüyorum!
"Loveee... love me do!"




29.12.2012

TAKİP

Şehrin duvarları üzerindeki "geliş-gidiş" ile ilgili bir saptama... Duvarlar üstüne kendine yer bulan her afiş, her duyuru, her ses bir yarısını başka bir sesin üstünde bırakarak (kopartılarak) yer değiştirirken, bu izin takibinde hissedilenin, insan hayatındaki olası karşılıklarına bir gönderme... Paralel duygu ve durumların, karmaşık, renkli örgüsüne dikkat çekiyor. Tesadüfler, birbirine teğet geçen anlık karşılaşmalar, zorunlu birliktelikler, isteksiz ayrılıklar...

29.11.2012

MOSKOVA 1


 

HACIVAT'IN SEÇİMİ



Hacıvat hoyrat Karagöz'ün saldırılarına mı dayanamaz, inceliklerin, doğruların ve gerçekleri anlatma çabasının zamanın ruhuna neden uymadığını mı anlayamaz... anlayamadığına mı dayanamaz, bilinmez... Vazgeçer sonunda. Bizi vazgeçişinin hatırlattıklarıyla bırakır arkada.

17.05.2012

27.10.2011

4.09.2011

29.08.2011

Stainless Steel

Eskiden aslanın ağzındaydı... şimdi çelik tadında... iş yasaları patronların yanında... dandini dandini dastana...

26.08.2011

YALIN


Nesnenin benzerini üretirken, post modern zaman diliminde kullandığımız anlatım biçimlerini aradan kaldırmaya yönelik bir figüratif yalınlığı seçiyor şimdilerde... İzleyicinin birikimine bağlı bir iletişim dili ve algısı için değil ama sıradan bir izleyici algısı için, hatta çocuk algısının hakkını tam vereceği şekilde parlak canlı renklerle, yan anlamdan arınmış, sembollerle yüklü olmayan, doğrudan bir seyir olanağı sunuyor izleyene... Reklam sloganlarından TV showlarının yapmacık ifadelerine, seçkinci-uçuk kavramsal sanat kodlarına kadar maruz kaldığımız karmaşanın yarattığı flu havayı, bizi yalın bir görme hali ile başbaşa bırakarak ortadan kaldırıyor. İnsan bedeninin dayanılmaz çekiciliğinin yeniden farkına varmamızı sağlıyor. Evet şaşırtıcı ama gördüğümüz şey sadece bir ayak! Bir sanat eseri sunumuna rağmen... O bu seriye de "araştırma... taslak..." diyor ama bence bitmiş işler bunlar... "gelde anlat" durumu yine... Serhan the Zoradam! Hakkında düşündürdüğü şey, genelde bu olduğu için ona bu adı taktım... Kendi ve çevresi için çıtayı görünmez bir yükseklikte tuttuğu uzun zamandan sonra, lütfedip biz sıradan insanlar için de sanat üretmeye başladı nihayet... (Mehmet Ali Serhan Yıldız... nam-ı diğer MASY)

18.08.2011

11.08.2011

Graffitistanb... 2

Atını "seven" kovboyun, atının lafını dinleyen sultana dönüştüğü, atının da kendi kadar delikanlı olduğu yamuk demokrat hallerimizin resmidir! Zeitgeist'ini seveyim... GELECEKTEN KORKAN GEÇMİŞİNDEN KURTULAMASIN! Tamam uzay araçlarının modelleri eskisinden daha hızlı değişiyor, her gün trafiğe bir yenisi çıkıyor ama eski heyecan yok abi!!! Memleketim' gencinin hayal gücü, oynadığı bilgisayar oyunları parantezine sıkışmış... Ner'de Star Trek'im, Mr. Spak'ım, bre?

Şehir hayatı...

İlkokulda, içinde yaşadığım şehir hayatının köy ve kasaba yaşamından daha “ileri” olduğunu düşünür sevinirdim çocuk aklımla... Şehrin sunduğu imkanlardan bahsederdi “ünite dergisi” sürekli. Yüksek binalar, yollar, pasajlar, sinemalar... Betonun tuhaf bir cazibesi vardı gözümüzde. Bir medeniyet göstergesiydi şehirli olmak... Köy çayırlarda otlayan inekler ve dayanılmaz gübre kokusundan ibaretti biz şehirli küçük züppeler için. Köyden çıkan bir buluş, bir yenilik hiç duymamıştık mesela? Ailemin bir üst kuşağının geldiği Trabzon'a yaptığımız gezilerden de bildiğim; sessizliği ile sıkıcı, çamuruyla insanı rahatsız eden bir yerdi köy... Betonun dayanıklılığı yanında, eskimeye mahkum ahşabın temsil ettiği köy ne kadar iyi bir yer olabilirdi ki... Bazen büyüklerimizden köy hayatının doğallığına dair iyi şeyler duysak da, nihayetinde yaşamak için şehri tercih ettiklerine göre, bildik yetişkin yalanlarıydı bunlar da... Köyün dayanılmaz yavaşlığın karşısında, daima çözüm üreten, yeninin ve hızın temsilcisi şehirler nasıl olduda yakındığımız yerler oldular peki? Göç hızının, çözüm üretme hızımızın üstüne çıktığı kesin ama zaten şehir insanı “üstün yapan” zamanının zorluklarının üstesinden gelme kabiliyeti değil miydi, bu kez neden üstesinden gelemiyordu sorununun? Ünite dergileri, evle iş arasında ördüğümüz fiyakalı kozalar haline gelen şehir hayatı için, şimdilerde ne yazıyorlar acaba? (Konu mankenini çekim yapabilmek için, işlerimin yoğunluğu yüzünden iki gün bekletmek zorunda kaldım... Bu yüzden kendisine biraz mahçup oldum ama kapağına havalandırma delikleri açtığım eski bir dondurma kutusunda krallar gibi de ağırladım hani... Tatlısı, tuzlusu, suyu, vs... Bırakırkenki tek kaşı havada bakışından nasıl bir işe yaradığını anlamış gibiydi sanki :)

10.08.2011

20.11.2010

İstanbullu No:11 EREN


Yoksulların karbonhidrat rejimini araladığı içün fevkalade faideli bir etkinliktir Kurban Bayramı! Kaan (bizim evdeki çocuk yetiştirme projesinin öznesi) etkinliğin son gününde, televizyonda izlediği belgesel sonrası pek manalı bir soru copy-paste'liyor üzerime; "Hayvanların çoğu yalnızca doymak, hayatta kalmak için bir başka canlıyı öldürürken insanlar neden kafalarına estikçe öldürüyor baba?" Ben de onun "çocuk aklında" entellektüel bir baba figürü olarak yer etmek arzusu ile sesimi daha da davudileştirip, karşı copy-paste atağa geçiyorum... "Yavrum, senin de dahil olduğun bu canlı türü arızalı bir yaratılışa sahiptir fekat bu seri cinayetler aslen hayırlıdır, fakir tebayı doyurur..." vs. türünden bir kaç devrik cümle ile anne figürümüzün huzur dolu bakışları eşliğinde Kurban Bayramı etkinliğinin de finalini yapıyoruz! Allah kabul etsin! (Harçlığını çıkardığı kesim işinde, yemek arası verdiğinde tanıdım Eren'i. Genelde taşralı gençleri görmeye alışık olduğumuz koordinatta, gayet kibar, ölçülü konuşkan ve gülümseyen bir genci görmek şaşırtıcıydı. Eren'in sweatshirt'ü Gap, belindeki bıçaklar Sürmene yapımı... Sarı çizmeler ise Mehmet Ağa'nın... İSTİNYE)

16.09.2010

BOTOX!

Ruhumla bedenim arasındaki ara açıldıkça canım sıkılıyor. Benimkine benzeyen ama bana ait olmadığı kesin bir bedende (...) kiracıyım. Rutubetli duvar gibi, sıkıntı veriyor bu ruh hali. Üstüne ne sürsen tutmuyor. Daha iyi bir yere taşınmak lazım. Makara yapıp sıyrılmak pek mümkün görünmüyor ki alışmaya çalışıyorum... Aleyhte işleyen zamana sevimli görünmeye çalışmak bozuyor insanı üstelik... Bükemediğin bilekle yalaka bir sohbet kurarak, uyum ve uzlaşıdan dem vurmak etrafa, yerli yersiz... Kimseyle uzlaşmak istediğim yok oysa... kişilik erozyonu bu düpedüz! Genç kalmak istiyorum leeen! Eyvallahsız doğrularımı "lang" diye ortaya sallamak istiyorum... (Zira gençlik biraz böyle bi' şey) Ajdaaaa..! Ruhlara da botoks yapılıyor mu.. nerede... kaça???

1.09.2010

MUHASEBE (Tek kişilik muharebe)

Yüreğimin beni getirdiği yer burası mı? Annemi anlar oldum da ne oldu; gözüm mü açıldı, yoksa genetik hafızanın çağrısına mı kapıldım sadece...? Hissettiğim yorgunluğun ne kadarı yenilgi? Ve dünya bensiz nasıl kurtulacak? Ya da dünya neden kurtulmak istemiyor... Arada benim anlamadığım bir şey mi oldu? (Allahım sen büyüksün). Hadi akıl kalmadı, "aslında fikir de (mi) yok" Duygu? Bizi kendi adamızın Robinson'u yapan ne? Cuma akıllandı da ona duyduğumuz suçluluğu yüzümüze mi vuruyor! Yoksa bütün suç "Felsenin Temel İlkeleri" kitabını lise tembelliği ile sonuna kadar okumamış olmam mı? Okumuş olsam "içinde bulunduğum nesnel koşullar..." bilincimin bu kadar ırzına geçmez miydi bugün... "Doğu tipi ilişki biçimi"ni hiç mi hesaba katmadı rahmetli Marks? Yıllar öncesinden "Yalnızlık ömür boyuuuuu..." gerçeğine Mazhar'ken... artık şaşırmam derken... neden şaşırıyorum hala? Beni içine alan bir "kuşak" var mı? Ben kaçın kuşağıyım, harbi yalnız mıyım len yoksa? (Yukarıdaki resim ve resim kişisi temsilidir, ne oluyoruz sorgusu ise öz-be-öz benimdir) Sahi resimdeki kıza ne oldu, hiç arayıp sormadık?

2.05.2010

Millet!

Bilirsiniz. Ben sadece bir kez daha söylemek istedim; Dünyanın bütün kuyumcu ustaları aslında aynı millettendir. Bütün eziyet görmüşler bir millettir mesela. Bütün patronlar bir başka millettir. Bütün okuldan kaçan çocuklar da bir millettir... Bütün anneler..! Sonra çiftçiler, işçiler ayrı ayrı birer millettir... Bütün kendini kandıranlar da aynı millettendir. Yaşamı yarına erteleyen adamlar, kadınlar da bir milletten... Bütün kazananlar aynı millettendir... bütün kaybedenler aynı milletten. (Melike'nin Türkiye tatillerinden birinde birlikte çektik bu fotoğrafı. Çok eğlenmiştik!)

16.04.2010

Sürmene Style :)

Yılda en fazla iki-üç hafta için ziyaret ettiğimiz köy evinde anneannem oradan hiç ayrılmamış gibi, bıraktığı yerden giyerdi köyünün yerlisi kimliğini. Daha ilginci, biz çocuklar her defasında her köşeyi yeni görmüş gibi kolaçan ederken, o pek bizim gibi merak eder görünmez, yerleştikten üç-dört gün sonra içimizden birini yanına alarak evin etrafında çok ileri gitmeyen kısa bir yürüyüş yapardı en fazla... Anlatılanlardan evin dörtte birine küçülmeden önceki halini çok merak ederdim. Evlatlar, gelinler, torunlar... hepsinin bir arada oldukları günleri... Anneannemin eski evine gelmesine rağmen buna çok sevinmiş görünmeyişine de şaşırırdım hep...

10.04.2010

Karamsar metin / Portre 1


Devrimlere inanç kaybolup, sistemi değiştirmek için onu içinden fethetme fikri de romantik bir ölüm şekli olarak literatüre geçtiğinden beri, postmodern duvarı aşma gayreti kendini tekrar eden sonuçsuz bir inada dönüştü. Daha önceleri her 'bunalım' aynı zamanda insanları sonrasına taşıyan bir araç olmuşken, bugünün 'sıkıntısı' agorafobik bir tedirginlik olarak havada öylece asılı kaldı. Okuduğumuz romanlar, seyrettiğimiz filmler ve hayatı röntgenlediğimiz diğer biçimlerde kendimizi her gün, gönüllü tarifeden biraz daha yabancılaştırıyoruz. Ne giymeliyiz, ne yemeliyiz... nerede es var; nerede durmalı, nereden devam etmeliyiz... Yaratma cesareti yerini ehlileşmiş bir tasarım fetişizmine bıraktı çoktan...vs. vs. (Sokağın soldan ikinci ahşap evi, üst kat, ilk oda. Aeroflot broşüründen bir sayfada Mayakovski, Hüseyin amcam'ın Amerika'dan gelirken babama getirdiği fotoğraf makinası, lise birinci sınıfa başlarken taktığım ilk gözlükler, Salih amca ve Fatma teyze'nin rahmetli iki çocuğundan kalma atlas küre, arka bahçeden otlar... Ablamın nişan töreninde giydiği eski bir Beymen elbise, Çamlıca gazoz şişesi ve diğerleri.)

5.03.2010

Tat'a dair...

Hayatın anlamsız ayak oyunlarına cesurane çalımlarla karşılık vermeye çalışırken, en afili kayıplarını erken yaşta kayda geçiren, ironisi bol bir ömrün en yakın tarifi, olsa olsa aşure olur herhalde... İçinde herşeyden biraz olan, hiç birinin tek başına bütünün tadını anlatmaya yetmediği, gırgır bir tatlı. Sohbetlerinden Suna teyzemin hayatının aşure çeşitliliğinde seyrettiğini çıkartırsınız... Kalender ve dalgacı anlatımıyla sıkıntılı hikayelerinde bile dinleyenleri güldürmeyi becerir...

11.11.2009

İstanbullu No:10 Serra

Serra için İstanbul ne ifade ediyor bilmiyorum, özellikle konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama... İstanbul için Serra önemli bundan eminim! (İzmir'in güzelleri mi dediniz... Boşverin. Cevap; istanbul! Zira bu klasmana aklı da eklemeniz gerekir.)

15.10.2009

Serhan'ın atölyesinde

Cheese Art

"Ortadan kaybolun. Sizi başyapıtınızı yaratmaktan alıkoyan her şeyi geride bırakın. İşinizi, ailenizi ve evinizi; tüm bu sorumluluklarınızı ve dikkatinizi dağıtan şeyleri üç aylığına askıya alın. Çok geç olmadan, hayalini kurduğunuz hayatı yaşayın." (Haunted / Chuck Palahniuk) Fatoş'un poğaçalarından sızan peynir bir mercana dönüşünce...

Eminönü


...geçmişimiz üzerine anlaşamıyor, gözümüzün önündekini travmatik heyecanlara kapılmaksızın okuyamıyoruz bir türlü. ''Osmanlı’yı anlamak'' üzerine ortak bir dil tutturmak gittikçe daha da zorlaşıyor sanki. Ve fek'aaat! Milli (ve de şahsi) kimliğimizin açıklarını kapamak içün, yaşam süremizle kısıtlı zaman diliminde mutlaka üzerinde hemfikir olup, sırtımızı dayayabileceğimiz, elimizde tutabileceğimiz bir albüm toparlamaya da ihtiyacımız var mı, vaarrr..? Kimileri, ortak geçmişimizi anlamanın yolunun, onu sorgusuz sualsiz (elimizi kolumuzu bağlayan ağır) bir kaftan gibi giymemiz gerektiğinden geçtiğini söylerken… Kimileri de tam tersi meseleyi, reddetme gücümüzün sınandığı yarı deli bir cesaret gösterisine indirgeyerek, arkamızda ne varsa acele temize çekmemiz gerektiğini söylüyor… Filhakika mesele ilk grup için yalnızca dünü anlamaya çalışma yada kimlik meselesi değil… Bugünün hasılatını büyüklerin uygun gördüğü şekilde kabile içinde paylaştırma yöntemini, mülaim beyinlere tarihten örnekleyerek nakş etme gayreti… İtiraz etmeyen, her durumun kabulune meyilli tosunlar yetişsin diye... İkinci grup ise (temel kimlik probleminin "reddetme şeklinde" tezahüründen maada) geçmişe klostrofobik tedirginlikle bakıp, imtiyazlı Cumhuriyet kozasından çıkma gücü bulamadığından her alanda ezberden beste yapıyor. Kısaca herkes malum değerleri, ülkeyi, geçmişi (ve hatta geleceği) kendine tescillemek gibi beyhude bir gayret içinde. Ortaya elma deseniz asla aynı renk elmayı tahayyül edemiyoruz maalesef...

Benzerlik

Her ikisi de anın zaferini taşıyan keyifler... yemek ve sevişmek.